60'lı yaşları geçip 70' e doğru giderken ölüm düşüncesi zihninize iyice yerleşiyor. Mezarlıkta tanıdıklarınız her geçen gün çoğalıyor.
Tanıdıklarınızı/dostlarınızı ahirete yolcu etmek için daha sık camiye gidiyorsunuz. Daha dün görmüştüm, daha geçen hafta konuşmuştum dediğiniz dostunuz/arkadaşınız şimdi musalla taşında cenaze namazı için bekliyor. Biraz sonra omuzlarda "Peygambere salevat" sesleri arasında cenaze aracına yatay bir şekilde binerek/bindirilerek son yolculuğa uğurlanış.
Önceden hazırlanmış "İki karış, dört parmak" genişliğinde bir çukura hızlıca bir giriş ve üzerinize en yakınlarınızın kürek kürek attığı yığınla toprağın altında kıyamete kadar kalış ve bekleyiş..
Hayata ve yaşamaya tam alışıp sıkı sıkıya bağlıyken aniden gelen bu ayrılış aslında hem ölen için hem de kalanlar için zorlu bir süreç..
Daha dün kalın döşeklerde yatıp, hayattan iyi-kötü lezzet almaya çalışırken bütün lezzetlerin yok olduğu bir yolculuğa çıkmak insana çok da cazip gelmiyor. Onun için ölüm, sevimli bir kavram değil.
Ne acıdır ki düzen böyle kurulmuş. Ölümden kaçış yok. Bazen ölüm, olduğundan daha acı yaşanabiliyor. Mesela genç bir evlat kaybı, genç yaşta eş kaybı, çocuk yaşta anne-baba kaybı, ani bir trafik kazasındaki kayıplar gibi.
Ölüm korkusunun sebeplerinden en önemlisi ahirette hesabı düzgün verememe endişesi.
Allah'ın razı olabileceği bir kul olabildim mi, / olamadıysam hâlim nice olur endişesi. Ahirete inanmayan için ölüm daha da sıkıntılı bir durum.
Kimisi ölüm ve ahiret yok gibi yaşıyor. O kimseler ölünce kafa dank edecek ama geriye dönüş yok.
En iyisi ahiret var diye inanmak, iman edip salih amelle bu dünyadan ayrılmak.
Dünyada her şeye pişman olunabilir, ama ahirette pişmanlık fayda vermeyecek.


Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir