Vatandaşın devlet karşısındaki en büyük güvencesi hukuktur. Çünkü hukuk devletinde hiç kimse, kullandığı makamın, üniformanın veya sahip olduğu yetkinin arkasına sığınarak hesap vermekten kaçamaz. En azından teoride böyledir.
Peki uygulamada gerçekten öyle mi?
Bir vatandaşın, görevini kötüye kullandığını düşündüğü bir memur hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu düşünelim. Normal şartlarda savcılık delilleri toplar, tanıkları dinler, gerekirse bilirkişi incelemesi yaptırır ve sonunda kovuşturmaya ilişkin karar verir. Fakat işin içinde bir memur varsa süreç çoğu zaman böyle işlemez.
Savcı dosyaya bakamadan önce başka bir kapıyı çalmak zorunda kalır, bunun adına“Soruşturma İzni” denir. İşte tam da burada vatandaşın adalet arayışı çoğu zaman duvara çarpar.
Çünkü memur hakkında yapılan şikâyet önce idari makamlar tarafından değerlendirilir. Ön inceleme yapılır, rapor hazırlanır ve ardından soruşturma izni verilip verilmeyeceğine karar verilir. Kağıt üzerinde kulağa makul gelebilir. Sonuçta memurların da asılsız ihbarlardan korunması gerekir.
Ancak uygulamaya baktığımızda karşımıza farklı bir tablo çıkar.
Hakkında şikâyette bulunulan memurun eylemini çoğu zaman aynı kurumun ya da yakın çevreninaynı meslek mensupları inceler. Aynı koridorda çalışanlar, aynı meslek grubunun üyeleri, aynı idari yapı içerisinde görev yapan kişiler değerlendirme yapar. İşte bu noktada İnsan ister istemez şu soruyu kendine sorar. “Yarın aynı durum benim başıma gelirse?” İşte bu soru, birçok ön inceleme raporunun satır aralarında hissedilebilir.
Elbette bütün raporlar için genelleme yapmak doğru olmaz. Görevini tarafsız ve hakkaniyetli şekilde yapan kamu görevlileri de vardır. Ancak sistemin kendisi tarafsızlık konusunda ciddi bir güven sorunu üretmektedir. Çünkü vatandaş, kendisiyle ilgili bir şikâyeti değerlendiren kişinin bağımsız olmadığını düşünmektedir.Daha açık söylemek gerekirse vatandaşın gözünde memur, memuru soruşturmaktadır.
Oysa ceza soruşturmasının amacı suçluyu bulmak kadar suçsuzu da ortaya çıkarmaktır. Bunun yeri ise idari koridorlar değil, bağımsız savcılık makamlarıdır.
Bugün birçok dosyada vatandaşın memur suçlarına ilişkin şikâyeti daha savcının masasına ulaşmadan kapanmaktadır. Deliller tartışılmamakta, tanıklar dinlenmemekte, olayın mahkeme önüne gelme ihtimali dahi ortadan kalkmaktadır. Sonuçta vatandaşın zihninde şu düşünce oluşmaktadır. “Devlete karşı hakkımı aradım ama devlet yine kendi memurunu korudu.”Bir hukuk devleti açısından bundan daha tehlikeli bir algı yoktur.Çünkü adalet yalnızca verilmekle kalmaz, verildiğinin de görülmesi gerekir.
Vatandaşın güvenmediği bir sistem ne kadar hukuka uygun olursa olsun meşruiyet sorunu yaşamaya başlar. İnsanlar haklı olup olmadıklarını öğrenmek ister. İddialarının bağımsız bir makam tarafından araştırılmasını ister. Savcı dosyaya baksın, delilleri toplasın, sonunda takipsizlik verecekse de bağımsız bir değerlendirme sonucunda savcı ve mahkemeler versin ister.
Aslında vatandaşın talebi çok basittir. Kimse peşinen suçlu ilan edilmesin ama kimse de peşinen korunmasın.
Devletin gücü, memurunu her şart altında korumasından değil; gerektiğinde kendi görevlisini de hukukun önüne çıkarabilmesinden gelir. Çünkü gerçek güven, denetimsizlikten değil hesap verebilirlikten doğar.
Nitekim soruşturma izni verilmeyen dosyalarda avukatın bilgisizliği değil, ilgili memurların aynı meslek kolundaki koridor arkadaşlarının kanaatleri rol almaktadır. Bu da rapora itiraz etmeyi göze alamayan vatandaşları beraberinde getirmekte ve sonuç olarak adalete, hukuka, devlete olan güveni zedelemektedir.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken soru şudur. Vatandaşı memurdan koruyacak mekanizmalar var mı, yok mu? Eğer bu soruya tereddütsüz bir "EVET" cevabı veremiyorsak, soruşturma izni sistemini yeniden konuşmanın zamanı çoktan gelmiştir.
AV. ABDİ FATİH EŞKİ


Yorum yaz
Yorumları göster0 yorum
Yorumu bildir